17 Kasım 2012 Cumartesi

Bodrum




Cennet, Hattat, Akvaryum ve adını hatırlayamadığım bir takım koylarda 2011 yazında küçücük bir tekne ve bir kaptanla geçen şahane bir günümüz olmuştu. Bu fotoğraflar o günden ve Bitez'den. Bodrum her zaman Bodrum. Patates kızartması ve birayla hayat güzel.

Kaş

Kaş üzerine yazacak çok şeyim var. 16 yaşımda olan ilk ziyaretimi doğru düzgün hatırlamadığım için es geçiyorum. 2011 ve 2012 Kaş tatillerinden süzülüp gelen deneyim, öneri ve görsellerle gezi-yazı işlerine geri dönmeyi planlıyorum.

Yeniden

Ben bu blogu Fransa'dayken açtım. Dönünce kısa kısa anekdotlar paylaştım. Yaz(a)madığım süreçte hayatım çok değişti. Mezuniyet sonrası Fransa'daki bir yıllık proje deneyiminden döndüğümde  hoop resesyonla karşılaştım. İstediğim danışmanlık firmaları tarafından buyur edilmediğim gibi saçma sapan iş görüşmelerine gittim. Sonrası Fransa'daki deneyimin verdiği ilhamla akademik çalışma alanımı seçiş, akademisyen olarak iş hayatına atlayış. Haftasonları ve izinlerde bol bol gezerek geçen iki yıl. Sonra hiç akılda yokken (çünkü çocukluk arkadaşı :) )  başlayan ilişkinin  hızla evliliğe gitmesi. İyi ki de gitmesi..

Neyse bu blog yine gezi ve kişisel deneyimler üzerinden gidecek ve asla "kociş" ve "kocim" kelimelerine raslanmayacaktır.

D.

11 Aralık 2010 Cumartesi

ilk kar

Bugün şiir gibiydi Ankara. Beytepe'deydim öğleden itibaren. 7'yi geçiyordu bölümden çıktığımda.

Her yer kardı kampüste. Az insan vardı. Ağaçların üstü kardı. Öğleyin kampüse vardığımda ayrı güzeldi akşam çıkarken sokak lambalarının ışığı altında ayrı güzel.

Bu manzaralarda alışık olduğum aklıma senin düşmendir. Hüzünle. Öyle olmadı bu sefer. Çünkü bu sefer dönüp dolaşıp geleceğin yer benim yanım. Özlemekten yorulmayı yaşamayacağım artık en azından bir altı ay öyle olacak diye umuyoruz. Sonrasında ise buna alışıp ayrılamayacağız. Bence..

Neyse bugüne dönelim. bugün Fransa'da da benzerlerini yaşadığım ya da Ankara'da yaşarken kendimi bir filmin içinde sandığım günlerdendi.
Önümde yazı çizi işleri. En gıcık tarafı bile olsa sonuçta sinemayla ilgili işler. Dışarda kar. Sessiz bomboş bir okul. Kulağıma ne güzel şarkılar çalındı. Dışarda kar altında o loş ışıklarla yürümek aşık olmak kadar güzeldi. Hayata aşık olunan anlardandı.

Gel. Sen geldiğinde Tunalı D&R'ın tepesinden bu karlı şehre bakalım, Tüm ışık oyunlarını görelim. İçimiz güzelliklerle dolsun. Önümüzde sinopsisler, tretmanlar, düşünceler, hayaller kağıtlara, bilgisayara aksın.

Büyü de gel. Zorluklara karşı derini kalınlaştır da gel.

sonrası bence çok güzel..

Evinde ocakta sıcak şarap, eve yayılmıi tarçın ve karanfil kokusu, kağıtlar, kalemler, tuş sesleri, sayfa hışırtıları, "yok olmaz"lar, "evet evet bu harika"lar, "acaba?"lar..

Bunlar tesadüf değil. Senin gelmen benim şu anda film çekmem.

Özellikle bir araya geldi her şey.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

nerelerdeyim?

aydın, kuşadası, izmir. istanbul.

bu sene ege'den göründüler en çok. hayatımda ilk kez gittiğim sene 3 kere giderek bir ömürlük kredi doldurduğum adana'yı saymazsak.

makedonya'dan beri misak-ı milli sınırlarını aşamadım madem, ben de yurttan bildireceğim.

istanbul ve çeşme yazıları yoldadır.

sonrası, kuşadası, rize, bodrum.

daha sonrası iyilik sağlık.

1 Şubat 2010 Pazartesi

cheers!

google görsellerde 'london' aratılır, ilk çıkan sayfadaki fotoğraflara şöyle bir bakılır ve resim bloga eklenir. baharda kendi çekeceklerimi koyana kadar idare etsin.
ben de ucuz bilet, olmadı thy, pasaport değiştirme (güle güle çimen yeşili hoşgelişler ola denizci mavisi), vize, şehir hakkında bilgi toplama, görülecek, yenilecek, seyredilecekler listeleri ile uğraşayım.


29 Ekim 2008 Çarşamba

nostalgique


Bilmem kaç ay şu sokak yapılsın diye bekledim. in vino veritas bar ismi olarak da şarap dükkanı ismi olarak da çok anlamlıydı. sonunda bitti yenileme çalışmaları. bir 50 yıl daha deşmezler sokağı, buna eminim ama çalışma bittiğinde in vino veritas açılmadı. ilk kez derse giderken buradan geçtiğimde an donmuştu benim için. bu sözü tabelada görmek çok taze acılara işaretti. acı macı kalmadı sonra. yine de keşke açılsaydı da gitseydim diyorum hala. belki ilerde ben bir şarap dükkanı açarım ve adını in vino veritas koyarım. fikrimi çalanın da gözünü oyarım! çünkü o kadar özgün ki kimsenin aklına gelmemiştir:)


audrey hepburn'ü çok severim. öyle böyle değil. çok. insan ne kadar özense de başka bir bedeni ve ruhu tercih edemez ya kendininkinin yerine. ben dünyaya bir daha gelsem ve audrey hepburn zarafetinde olsa bu, hayır demem. böyle de kanaatkarım.


insan dağınıklığını özler mi? dağınıkken daha dolu gözüküyormuş sanki hayatım. katlanmış kağıtların hacminden olsa gerek. çok şey yapıyormuşsun gibi. flipchartla haftayı,ayı,ayları planlamak. sürekli takvim yapıp plan yapmak. plan yaptıkca kendi hayatını yönettiğini hissetmek. planların sekteye uğraması önemli değil. o kadar çok plan yapıyorum ki birileri gerçekleşiyor ve gerçekleşenler mutlu etmek, oyalamak, huzur vermek gibi çeşitli işlevleri yerine getiriyorlar.
*hiç şaşmadı.*

yemek yapmayı çok sever(d)im. iki aydır içimden gelerek hiçbir şey pişirmedim. iyiye işaret değil. bir de dışarda olunca mantı, mercimek köfte, karnıyarık, bulgur pilavı yapmak/ilk kez yapmak ve bundan o ana dek yaptığın herşeyden olduğundan daha çok memnun olmak. bu arada zaten annelerle, bu yemekleri tattıracağın insanların anneleri, ananeleri, teyzeleriyle aşık atamayacağım için kalkışmam. italyan bir şef söylemişti "türkiye'de bir kere mantıkoydum mönüye. her müşteri benim anneminki,teyzeminki, ananeminki daha güzel diye yorum yaptı, müdahale etti." diye. mantı, yaprak sarma.. bunlar hassas konular.

dışarda ise çok sevdiğin bir tadı sevdiğin bir insanın da keşfetmesini istemekti bu. ben bir insanı seviyorsam ona yemek yapmışımdır, yapmayı teklif etmişimdir, yapmayı istemişimdir ya da en azından içimden geçirmişimdir.
en kısa zamanda geçen sene öğrendiklerimi burada yapmak ağırlaşan bir yük halihazırda. gerekli malzemeleri bulmak ise cidden sinir harbi bir de ithal ürün ayağına koyulan fahiş fiyatları görmek ıyk! şöyle iki ayda bir fransa'ya giden arkadaş istiyorum her gidiş gelişinde 3-5 kilo kuryelik hakkım saklı olan.

yıllarca dumanla savaşanlar sevimsizliğinde (çok histerik savaşma yolları üzgünüm, itiyor beni) sigaradan şikayet et. sonra kahveyle sadece keyif içinci ol. bu alışkanlık da sadece sigara slim ise söz konusu olsun. biliyorum böyle bir sürü insan var:) benim farkım bunun sadece orada ve o zaman geçerli olması.
ve şimdi itiraf zamanı
evde 4 kişiyken ve diğer üçü (ben dahil!) non smoker iken gariban dördüncü buz gibi havada balkonda içti hep. o gittikten sonra biz sigara içmeye başladık. mutfaga masa taşıyarak, kahve, çikolata fondü ve kahve falı eşliğinde. ne de olsa sürekli sigara içecek biri yoktu. bizim bu alışkanlığımızdan yüz bulacak bir içici!
düpedüz terbiyesizlikti.


sokakta kestane kebap olan bir yer yuva gibi hissettirir. kendini bildin bileli yuva olarak gördüğün yerden ne kadar uzakta olursa olsun. tamam yuva gibi hissettiremezse birazcık aidiyet hissettirir diyelim.

kestane aidiyetse mevcut şartlarda raclette imkansızlıktır! annem hayatta izin vermez evi böyle kokutmama. hem raclette anne evi değil öğrenci evi bekar evi (yok bekar odası!) içindir. zaten bir lokma gouda'yı minicik brie'yi 15-20 ytl'ye satan süpermarketler raclette'te nasıl uçmuştur düşünmek istemiyorum. şarküteriler ise bambaşka bir mali boyuttan sesleniyor. hem onu bunu boşver raclette ızgaram yok!


buna ise daha çok var. o zamana kadar ben biraz plan yapayım..

şimdi bunlar güzel anılara, alışkanlıklara güzelleme. yoksa geçmişte yaşayan biri değilim. patetik hiç değilim!